Haberler

Eğer sağlık bu ise ....

11  Tem 2012

25.12.2005 tarihinde Radikal 2 gazetesinde yayınlanmıştır.

Acaba her gün, herkesin herkesle “ağız dalaşında bulunduğu”, herkesin herkese karşı pusuya yattığı, herkesin her gün daha fazla “ötekiler”yarattığı, az sayıdaki “bizimkiler”i sürekli hipnotize ederek sözde kayırmak adına kötülük ettiği, bilinçten, sağduyudan ve sevgiden yoksun bir toplumda adına demokrasi dahi desek, sağlıktan söz edilebilir mi? Başta bireyin kendisi olmak üzere adı, mesleği, grubu, aidiyeti, kökeni, rozeti, üniforması ne olursa olsun, hemen hemen herkesten önce kendisini, sonra da diğerlerini hasta etmeye uğraştığı ve de genelde başardığı bir ülkede sağlıktan ne kadar bahsedilebilir?

Bölünmüş, parçalanmış, zedelenmiş hiçbir “bütün”ün sağlıklı olduğundan söz edilemez. Toplumu bireyler, bedeni de hücreler oluşturur. Bireyi sağlıklı olmayan toplumda ya da hücresi sağlıklı olmayan bedende “iyilik”ten söz edilemez.

Artık günümüzde hayatın her alanında olduğu gibi sağlıkta da çare, parçalarla oyalanmak yerine bütüne yönelimde aranmaya başlandı. Buna “bütünsel tıp” deniyor. “Bütünsel tıp” yaklaşımını benimseyen hekimler, artık iki yeni açılım sunuyorlar: Birincisi hastalığın değil, hastanın tedavisi, ikincisi ise, hastanın tedavi edilen edilgen öğe değil, tedavi eden, “kendi kendinin doktoru” olan etken ve aktif öğe olmasıdır. Hipokrat’ın “Yaşama biçimini değiştirmeye hazır değilsen, sana yardım edilemez” sözüyle, asıl rolün hastanın kendisinde olduğu uyarısı bugün daha da geçerlidir.


Peki hekim kendi rolünü yerine getirirken ne kadar mutlu, ne kadar özgür? Şimdi nefes alan herkese sormak lazım; doktorları istatistiklerin, primlerin, promosyonların uygulayıcılığına zorlayanlar kimlerdir? Elinde sağlık karnesiyle polikliniklerin kapısında kuyruklar oluşturarak, çoğunlukla BEDAVA olduğu için doktoru ilaç yazmaya zorlayan halk mı, bugün dünyanın büyük bir bölümünde olduğu gibi, ülkemizde de sorulan “sözde sağlığın”, “sanal sağlık hizmetinin” sahibi, uygulatıcısı olan çevrelerin katırını ürkütmek istemeyen hükümetler mi, yoksa uygulanan senaryodaki rolünü yapmakta seçeneksiz bırakılan görünür ve görünmez bir şekilde büyüklerinden (!) devraldığı rutini uygulamaya zorlanan hekimlerin kendileri mi ? Yoksa bunların hepsi mi?

Dünyayı yöneten hakim güçler, insan yaşamını daha da çekilmez bir duruma çevirmeden, Almanya’da yayınlanan aylık Natur&Heilen dergisinin Kasım 2005 sayısında yayınlanan bir araştırma sonucunu yorumsuz iletiyorum: Almanya’da doktorlara, kanser olmaları durumunda kendilerine veya sevdiklerine kemoterapi uygulanmasını isteyip istemeyecekleri sorulduğunda %90’ın üzerinde hayır cevabı alınmış.

Dünyanın en büyük nüfusuna sahip olan Çin’de artık bir özdeyiş olarak söylenen doktor tanımı inanıyoruz ki bizim için de yol göstericidir: Mükemmel doktor, insanları hasta etmeyendir. Ortalama doktor, başlaması muhtemel bir hastalığı iyileştirendir. Sıradan doktor da oluşmuş bir hastalığı iyileştirendir.

İnsanı bir makina, hastayı da bozulmuş bir makine gibi gören mekanik anlayış, elbette ki onu tamir edilmeye mahkûm bir nesne olarak görecektir. Oysa Dünya Sağlık Örgütü 1986’da Ottawa’daki ‘sağlık’ tanımında, sağlığı bedensel ve ruhsal olarak tam bir iyilik hali olmanın yanında, sosyal ve ekonomik olarak yeterli olmak ve ilerlemiş yaşında da kendisine yetebilmek olarak tanımlamaktadır. Bu tanımdan hareketle, hasta tamir edilmeyi bekleyen bir makine değil, iyileşmeyi, iyilik halini, yani sağlığı bizatihi kendisi (doktor ve diğer ilgili taraflardan yardım alarak) gerçekleştiren bir aktördür.

İnsanlık sağlık söz konusu olduğunda kendisine giydirilen gömleği hak etmiyor. Artık insanlar, birileri kolesterolün ilaç gerektiren sınırını 200-250 mg/dl olarak belirledi diye, erişkin nüfusun %80’inin birdenbire tedavi gerektirecek düzeyde hasta olmasının mümkün olmadığını biliyorlar (Hartenbach). Kontrolsüz ve gereksiz yere kronik asidoza yol açıcı hastalıklara sebep olan tansiyon düşürme ilaçlarını alan insanlar, egzersizin, doğru solumanın, doğru beslenmenin, doğru düşünmenin ve bunları içeren bir yaşam biçiminin tansiyon yükselmesini zaten önleyeceğini ne kadar biliyor? (Hecht).

Ayyuka çıkmış sağlık sorunlarımızı çözmenin yolunun, merkezi hükümetlerin dünden devraldıkları bozuk sistemi bugün daha fazla sözü edilen palyatif çözümleri devam ettirmede değil, bireyin yaşama biçimine, anlayışına, çevresine, bireyin “kendisi olmak” bilincine saygı duyup katkıda bulunmaktan geçtiğini kavramak gerekir. Bu yol elbette sadece özgür kılmaktan öteye, onun sağlığı ile ilgilileri (doktor, hastane, çevre, finans, eğitim) özgür kılmaktan da geçer.

Yüksek teknolojinin yarattığı “electrosmoke”, kötü şehirleşme, sağlıksız konut, sağlıksız beslenme, aşırı ruhsal yüklenme, stres, sosyo-kültürel ve sosyo-ekonomik yoksunluk, küçük çıkarlar için toplumda yaratılan politik gerginlik, kötümserlik, ayrımcılık, kin, nefret, düşmanlık, kişisel çıkar hırsı gibi olumsuzluklar bireyi de toplumu da hem etkisizleştiriyor hem de hasta ediyor.

İster Hipokrat, İbn-i Sina, Budha, isterse Yunus ya da Galen olsun hepsinin öğüdü aynı:

-Bugün sağlığa az zaman ayırmayan, yarın hastalığa çok zaman ayırır.
-İnsana kendisini unutturarak tedavi edemezsiniz.
-Genç, güçlü ve sağlıklı kalmanın yolu engin olmaktan, bedenini çalıştırmaktan, temiz hava solumaktan ve nefsine hâkim olmaktan geçer.
-İnsanoğlu varolalı beri bir doktor görülmemiştir ki birisini iyileştirmiş olsun. İyileşen kişinin kendisidir. Kişi şanslıysa ve iyi bir doktora denk geldiyse eğer, o doktor ondaki iyileşmeyi başlatır.
-En iyi doktor, hastaya kendi doktoru olmayı öğreten doktordur.
-En iyi doktor doğanın kendisidir. Hastalıkların %80’ini iyi eder. Üstelik de başka meslektaşlarının aleyhine konuşmaz.

Sözümüzü Yunan filozof Demokrit’in (M.Ö. 460-370) sözü ile bağlayalım:

“İnsanlar Tanrılarından sürekli sağlık diliyorlar. Ama bilmiyorlar ki, kendileri sürekli sağlıklarına zorbalık uyguluyorlar.”


Dr.Yaşar Yılmaz

« Tüm Haberler